2016 Temmuz ayının ilk günleri. Beykoz’da bir konser gecesi, yıllarını Ankara içi iktidar kavgalarını sağlam kaynaklar üzerinden incelemeye adamış bir yazar ile karşılaştım. Endişeliydi. Hoşbeşten sonra sessizce bir köşeye çekildik.
“Durum felaket” dedi. “Ankara kaynıyor. TSK’nin tepesinde benim şimdiye kadar benzerine hiç rastlamadığım bir yarılma var. Kavga ve güvensizlik had safhada.”
“Sebep?” diye sordum.
“Arka planda birçok şey var” dedi. “Barış Süreci’nin çökmesi, HDP’nin 80 milletvekili ile meclise girmesiyle askerde karışan kafalar, TSK içindeki cemaatçi ve NATO’cu kurmay kesimin 1 Kasım seçimleri ardından Erdoğan ve Avrasyacılar tarafından tasfiye edileceği duyumları… Birşeyler kaynıyor. Fena halde bir kırılma, hatta kalkışma kokusu var.. Bu kez iş ciddi. 27 Nisan muhtırası havasına benzemiyor.”
Keyfi yoktu, ayrıldı.
Aynı mekanda biraz sonra, iyi tanıdığım CHP’li iki milletvekiline rastladım. Duyduklarımı aktardım. “Size de böyle bilgiler geldi mi?” diye sordum. “Bir gerginlik var, doğru, ama onun ötesinde bize bir şey ulaşmadı” dediler.
10 gün sonra olan oldu.
Karman çorman, başıbozuk bir darbe koreografisi ile İstanbul ve Ankara’da korkunç bir gece yaşandı. At izinin it izine karıştığı. F-16 gürültülerinin, minarelerden yayılan selalarla çarpıştığı. Köprüde ve başka yerlerde yüzlerce kişinin öldürüldüğü. Kuleli’den sokağa gönderilen veya köprüyü tutarken sırf emir eri oldukları için amirlerinin buyruğuna uymaları nedeniyle gencecik askerlerin vahşice, barbarca linç edildiği.
O gece, Kuleli’nin üst kısmında, Kandilli’de uykusuz, olanları izlerken ve dış dünyada meslektaşlardan yağmur gibi yağan telefonlara cevap verirken, “öyle bir kabus başladı ki” dedi içimden bir ses, “ucu sonsuza kadar açık bir çöküş sürecini yaşamaya başlamış olabiliriz.”
16 Temmuz sabahı, gün ışırken, bu ses sezgiyle beslenen bir kanaate dönüştü: Badireden, birbiri üstüne soru işaretleri üreten bir dizi gelişmenin ardından Erdoğan muzaffer çıkmıştı ve Türkiye (daha sonra TSK’nin sadece yüzde 6 oranında katıldığını anlayacağımız) bu “sınırlı, kısmi kalkışma”nın hedefleri ile aynı doğrultuda, paradoksal bir biçimde, demokrasinin d’sini dahi ortada bırakmayacak bir yola, daha doğrusu bir tünele itilmişti. 16 Temmuz sabahı itibariyle ülke artık tek bir kişi ile destekçilerinin insafına, “tekçi vizyonuna” ve önü açılmış iradesine terk edilmişti.
Beşinci yıl dolarken, sonuç ortada.
16 Temmuz sabahı, bu kanlı denemenin ardından ilk hedefin gazeteciler, aydınlar, demokratlar, akademisyenler, ve ardından sırasıyla (Gülen grubunun kalkışmadaki öncül rolünden tamamen bihaber) cemaat tabanı, Kürtler, solcular ve sivil toplum cenahı olacağı konusunda şüpheye (en azından bende) mahal kalmamıştı. Son yazımın başlığını “Ey Ahali, Karşı Darbe Başladı, Farkında Mısınız?” şeklinde attım.
Çok sonraları CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun – yerinde bir tespitle – “karşı darbe” dediği OHAL, 21 Temmuz sabahı yürürlüğe girdi ve kabus olanca ağırlığıyla ülkeye çöktü. Çöktü ama, – aynen 12 Eylül askeri darbesi günlerinde kafası karışık sol kesimde darbeyi sağa karşı sanma sanrısı şeklindeki yanılgının benzeri tekrarlandı – ve OHAL’in “ortak düşman” Gülencilerin tasfiye ve cezalandırılması ile sınırlı kalacağı, “bağırsakların temizlenmesi” ile yola adalet ve demokrasiye dönülerek devam edileceği yaygarası kabul gördü.
İnananlar ile inanmak isteyenler öyle bir baskın çıktılar ki, “bir dakika, bu darbenin öncesinde neler oldu, neden oldu ve şimdi hakimiyet kimde, ve çizilen yol nedir?” diye soran herkes vatan haini ilan edildi.
Edilmek istemeyenler de sustu: Konformizme kaçıp, suçu günah keçisi seçilenlerde aradı ve “buldu”.
Peşpeşe operasyonlarla derdest edilen, pek çoğu AB refomlarına, yargı bağımsızlığına, güçlendirilmiş özyönetime, “ahlak devrimi yapmış temiz bir Türkiye’ye” inanan insanların zulme, baskıya, haksızlığa kurban seçilmesine sessiz kalındı.
Bu darbe girişimi, bu “kısmi kalkışma”, Türkiye siyasi ve toplumsal muhalefetinin ön safında duragelen seçkinler açısından bir aydınlanma ve ses çıkarma fırsatı, daha da önemlisi bir nihai “zeka testi” idi.
O gün bugündür yapılan sözde analizlere, kapılınılan klişelere, ezberlere ve esas sorulması gereken sorulardan bilinçli kaçışlara bakıldığında, bu testten sınıfta kalındığı gün gibi aşikar.
15 Temmuz 2016’dan bugüne kadar geçen beş yılda bilinmeyenler, ortaya çıkanlardan kat be kat fazla.
Detaylara girmeye gerek yok. 2015 Haziran seçimleri ve ardından Barış Süreci’nin bitmesi, Erdoğan’ın yıllar boyu iktidar ortağı olduğu sürede bizatihi “toksik ve tahripkar” nitelik kazanmış Gülen grubunu terkedip, esasen yeminli düşmanları olan eski Türkiye’nin faşist-militarist bloğuya, yani “şeytanla işbirliği” yapması, ülkeyi polis devletine emanet edecek bir stratejiyi kendiliğinden ilan etmişti.
Laf kalabalığı, kara propaganda ve kafa karışıklığı refakatinde Türkiye, kimi kesimlerinin çok, kimi kesimlerinin daha az, ama her toplum kesiminin sağdan sola, yukarıdan aşağı, istisnasız sorumluluk taşıdığı bir kabusa sürüklendi. Kimse kendisini aklamaya çalışmasın.
Kararname rejimi ile tam manasıyla dehşet üretildi, “Korku Cumhuriyeti” kitlenin ezici kesiminin zihinlerinde normalleşti, rıza buldu. Medya, yargı boyunduruk altına alındı, Meclis devreden çıkarılıp, spor amaçlı “fikir kulübü’ne dönüştürüldü.
Güçler ayrılığına veda edildi, başkanlık sistemi getirildi. Denetim sıfırlandığı ve yetkiler Saray’a kaydığı ölçüde, AKP ve MHP ile bütünleşen devlete “narko” ve “haydut” sıfatları yakıştırıldı.
15 Temmuz’un beşinci yıldönümünde, mafya formatlarının, dil ve yapı açısından her yere kopyalandığı bir ülke, şimdi yıkılmamak için çırpınıyor, ve Orta Asya Tipi Yönetim Tarzı ile 2023’e girmenin eşiğinde.
Sebepler üç aşağı beş yukarı ortada. Ama sonuçlar açısından bakıldığında da manzara içler acısı: Erdoğan’ın açık talimatıyla örtbas edilen TBMM Darbe Raporu’nun başına gelenlerin nedenlerini sorgulamayan bir muhalefet, aradan beş yıl geçmesine rağmen ‘suçlu’ları sorgusuz sualsiz, devleti ele geçiren iradenin söylemine sadık kalarak “herşeye müstehak” görme hali, “hukukun üstünlüğü” mefhumunu sadece kendi ayrıcalığı ve önceliği gibi görerek kutuplaşmayı daha çok besleyen bir ahmak güruhu…
Nazi tipi keyfi tasfiyelerle işinden olan yüzbinlerce insan. Ülkeden ayrılmak zorunda bırakılan, sürgüne zorlanan bir elit ve ülkede barınmanın artık bir hayal olduğuna emin Anadolu kimlikleri.
Yaşam şartlarına ve kültür savaşlarına isyan ederek ülkeyi terk edip hayatını başka yerde kuran kalifiye insan kaynağı.
Ve, sırf farklı düşünüyor diye, sırf “Türkiye reformlarla doğru yola girer, burada herkes için eşit bir hayat ve birlikte yaşama mümkün olabilir” diye bir umudun, gayretin peşine düşüp, çamurlu fillerin ve çakalların itişmeleri nedeniyle kendisini hapiste bulan – başta Demirtaş ve Kavala – en az 50 bin siyasi mahpus.
Evet, 15 Temmuz bir “siyasi kabus” miladıdır.
Bu kabus, bitmek bilmeyen artçı “sivil” karşı darbelerle bugün de aynı hızla, fiilen süren OHAL ile devam etmektedir.
Yavuz Baydar, Ahval





